Beauvoir’in Yalnızlık Alanı, Winnicott’un Geçiş Alanı: “Kadının Özne Olma Mücadelesi”
Beauvoir’in Yalnızlık Alanı, Winnicott’un Geçiş Alanı: “Kadının Özne Olma Mücadelesi”
Beauvoir, özellikle “İkinci Cins” eserinde, kadının toplumda “öteki” olarak konumlandırıldığını ve bu nedenle kendi öznelliğini kurma mücadelesinde yalnız kaldığını söyler. Kadın, özgür bir özne olarak var olabilmek için hem toplumsal normlarla hem de içselleştirdiği değerlerle çatışmak zorundadır.
“Yalnızlık alanı”, bu çatışmanın yaşandığı, kadının özgürlük arzusuyla patriyarkal beklentiler arasındaki gerilimin sürdüğü içsel bir mekandır bakılınca.
Kadın, bu alanda ne tam anlamıyla toplumla bütünleşir, ne de tamamen bireysel bir özgürlük alanına sahip olur.
Beauvoir’in düşünceleri zihnimde dolaştıkça hali hazırda okumakta olduğum Winnicott acaba bu düşünceler hakkında nasıl bir analiz yapardı diye düşünmekten kendimi alamadım ve ben de Winnicott bağlamında Beauvoir’in “yalnızlık alanı”nı incelemek istedim.
Winnicott’un “geçiş nesnesi” kavramı, Beauvoir’ın yalnızlık alanına psikanalitik anlamda en yakın düşen yaklaşımlardan biri gibi geliyor.
Winnicott’a göre kişi, gerçeklik ile iç dünya arasında bir geçiş alanı kurar; bu alan “oyunla, yaratıcılıkla, sanatla” ortaya çıkar.
Kadın için yalnızlık alanı da kendi arzusunu yaratma, kendini yeniden tanımlama ve kendi benliğini kurma alanı gibi.
Toplumun ve başkalarının onayından geçmeden var olma, kendiyle baş başa kalabilme kapasitesi de burada gelişir. Bu açıdan sanki bu alan hem bir yalnızlık hem de bir potansiyel barındırır.
Winnicott’a göre bebek, iç dünyası (öznel gerçeklik) ile dış dünya (nesnel gerçeklik) arasında bir köprü kurmak için geçiş nesneleri kullanır (örneğin battaniye, oyuncak ayı). Dolayısıyla bu geçiş nesnesi çocuğun öznel deneyimiyle dış dünyanın talepleri arasında bir ara alan yaratır. Bu alan, bebeğin yaratıcılığını, benlik deneyimini ve özgürlük duygusunu ilk kez deneyimlediği alandır.
Winnicott’a ait önemli kavramlardan ikisi de gerçek benlik ve sahte benlik kavramlarıdır. Gerçek benlik, bireyin içsel dürtüleri ve yaratıcılığıyla uyumlu, spontane varoluşuyken sahte benlik, çevresel beklentilere göre şekillenen, öznenin “uyum sağlayarak” kendinden uzaklaştığı haldir.
Şimdi toplumda varolan kadınları bir düşünelim. Beauvoir’a göre de kadın, patriyarkal toplumda -yani erkeğin otoritesinin bulunduğu toplumlarda – “başkası için var olan” konumuna sıkışmış gibi değil mi? Tıpkı “annelik görevi” gibi. Ataerkil toplumda annelik, kadını başkaları için var olan bir varlık hâline getirir. Kadın artık kendi arzularının değil, çocuğun (ve aile yapısının) ihtiyaçlarının taşıyıcısıdır.
“Kadın anne olarak, kendisini çocukta gerçekleştirme beklentisiyle kendi varlığını askıya alır.” Dolayısıyla kadın kendini özne olarak kurmak için bu konumdan sıyrılıp kendi arzularını tanımaya ve ifade etmeye yönelmelidir. Bunun için ihtiyacı olan ise “yalnızlık alanı”dır.
Fakat sanki kadın kendine ayırdığı kısa bir zamanda dahi ötekilerin beklentileriyle (annelik, eş olma, “uyumlu kadın” rolleri) çatışmaya girer. Eğer içsel olarak burada kalma kapasitesini geliştirebilirse Winnicott’ ın deyimiyle ne tamamen dış dünyaya teslim olur, ne de tamamen içe kapanır ve bu aralıkta kendi öznel gerçekliğini keşfeder.
Artık biliyoruz ki yalnızlık sadece bir patoloji olarak değerlendirilemez, psikolojik olgunluğun bir göstergesi de olabilir. Sağlıklı bir yalnızlık, bireyin dış desteğe ihtiyaç duymadan kendi varoluşunu sürdürebilmesini sağlar.
Beauvoir’un yalnızlık alanı da tam olarak bu kapasitenin geliştiği yerdir. Kadın, kendi kararlarını verir, arzularını tanır, üretir, dönüşür.
Bir başka açıdan kadın, annelik rolüyle özdeşleştiğinde, kendilik duygusunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Bu kayıp, ancak kadının içe dönerek, kendi arzularını ve benliğini yeniden inşa ettiği bir “yalnızlık alanı” sayesinde dengelenebilir.
Dolayısıyla yalnızlık alanı, annelik içinde “kaybolmamak” için kadının içsel özerkliğini sürdürdüğü bir psikolojik alandır.
Winnicott’a göre ideal anne, (good-enough mother) çocuğun tüm ihtiyaçlarını mükemmelce karşılayan değil; tutarlı, yeterince duyarlı ve zamanla çocuğun ayrışmasına izin veren annedir.
Bu yaklaşım:
Annelik rolünün kendilik feda etmeden icra edilebileceğini de gösteriyor bize. Annenin de bir “özne” olduğunu kabul eder. Annenin bireyliğini koruması, çocuğun gelişimi açısından da oldukça önemlidir.
Yani tüm bunlar anneliğin bir bir geçiş alanı olabilir mi sorusunu da uyandırıyor.
Anne, çocuğun geçiş alanını desteklerken kendisi de anneliği bir yaratıcı deneyim olarak yaşayabilir.
Bu durumda annelik, özne olma sürecini engelleyen değil, besleyen bir ilişki biçimi hâline gelebilir.