İncelemeler

Sanat, Boşluk ve Yas: Psikanalitik Bir Okuma

Sanatın kaynağı ve işlevi psikanalizin kurucu figürlerinden beri sıkça tartışılmıştır. Ortak nokta şudur: sanat yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda insanın varoluşsal kaygılarıyla, kayıplarıyla ve yas süreciyle baş etme biçimidir.

“Boşluk eşittir kaygı” önermesi, insanın bilinçdışında boşluğun sadece bir yokluk değil, dayanılmaz bir deneyim olarak kodlandığını gösterir bize. Boşluk, nesnenin kaybının (anne, sevgili, sevilen herhangi bir figür) yarattığı eksikliktir. Bu boş alan, hem kaygının kaynağıdır hem de yaratıcılığın alanıdır. Çünkü insan, bu boşluğu dayanılır kılmak için gerçek bir çaba sarf eder ve imgeler, semboller, sanat eserleri üretir. Sanat bu bağlamda “boşluğu doldurma” değil, boşlukla birlikte yaşayabilmenin, ona biçim verebilmenin bir yolu haline gelir.

Freud, yaratıcılığın kökenini dürtüsel enerjilerin süblimasyonunda görür. Bastırılan ya da doğrudan doyumu mümkün olmayan dürtüler, sanat, bilim ve kültürel üretime dönüşür. Burada kastedilen, cinsel ya da saldırgan enerjinin sosyal açıdan kabul gören bir biçime çevrilmesidir. Yine sanat tüm bunların ortaya konması için müthiş bir araçtır. Sanatçı, dürtüsel fazlalığını kültürel bir forma yükselterek hem içsel gerilimini boşaltır hem de topluma katkıda bulunur.

Klein için yaratıcılığın kaynağı, özellikle paranoid-depresif konumla bağlantılıdır. Çocuk, sevdiği nesneye (anne) yönelik hem sevgi hem de yoğun bir saldırganlık besler. Bu saldırganlığın yol açtığı kaygı, nesneye yani anneye zarar vermiş olma korkusu ve bu hasarı onarma ihtiyacı yaratıcılığı çalıştıracak motordur. Sanat da bu kaygının işlenmiş, dönüştürülmüş halidir. Dolayısıyla bu noktada yaratıcılık, kayıp ve suçlulukla barışma çabasıdır.

Segal ise sanatı yalnızca dürtülerin süblimasyonu olarak değil, aynı zamanda suçluluk ve onarma arzusu üzerinden tanımlıyor. Segal’e göre sevilen nesneye zarar verildiği hissi, sanat aracılığıyla telafi edilmeye çalışılır. Sanat eseri, bilinçdışında hem kaybolan ya da yaralanan nesnenin yeniden kurulması hem de sanatçının kendini suçluluktan arındırması işlevini görür.

Bu bakımdan sanat yasla da buluşuyor. Yas, kaybedilen nesnenin iç dünyada işlenmesi, onun kaybına rağmen içsel bir temsilinin kurulabilmesidir çünkü.

Yas sürecinde boşluk, dayanılmaz bir yokluk olmaktan çıkar; hatırlama, yeniden temsil etme ve sembolleştirme yoluyla “içsel bir mekân”a dönüşür. Sanat tam da bu noktada yasın biçim kazanmış bir haline dönüşüyor.

Ve her yas yaşamı içinde barındırıyor, tıpkı yaşamın da yası barındırdığı gibi.

-YKY’de düzenlenen “Sanat ve Yaratıcılık” başlıklı seminerden ilhamla…