İncelemeler

Fantezi ve Rüya Arasında – Winnicott Bağlamında Bir Okuma

Rüya (düş)

Uykuda ortaya çıkar; bilinçdışı arzuların, bastırılmış dürtülerin, günün kalıntılarının sembollerin ürünüdür.

•Freud’a göre rüya, “bilinçdışına giden kral yolu”dur; yani bilinçdışı içeriğin dolaylı biçimde bilince sızma halidir.

•Rüyada düş-işlemleri devrededir: yoğunlaştırma, yer değiştirme, simgeselleştirme, gibi savunma mekanizmalarıyla bilinçdışı öğeler saklanır.

•Rüya pasif bir deneyimdir; kişi onu kurmaz, ona maruz kalır.

Fantezi

Uyanıkken de işleyen zihinsel senaryolardır; kişi çoğunlukla arzularını, yasaklı isteklerini, çatışmalarını fantezi aracılığıyla temsil eder.

•Freud ve özellikle Lacan açısından fantezi, öznenin arzusunun yapısında merkezi rol oynar. Fantezi, öznenin “ötekinin arzusu karşısında kendisini nasıl konumlandırdığını” gösterir.

•Fantezi, bilinçdışı düzeyde tekrarlayan, yapılandırıcı bir sahnedir, ama aynı zamanda gündüz düşlerinde ya da hayallerde bilinçli kurgulara da sızar.

•Fantezi rüyadan farklı olarak kişinin öznel arzusunu “çerçeveleyen” ve arzuyla ilişkiyi organize eden bir işleve sahiptir.

Rüya, bilinçdışının “mesajıdır”, fantezi ise arzuya biçim veren sahnedir.

Oyun ve Gerçeklik kitabından bir alıntıyla devam edelim…

“En sonunda seansın başında anlattığı, uyanıkken yaşadığı ve rüyaya girmeye karşı bir savunma niteliği taşıyan (elbise dikmek için kumaş kestiği) rüyayı konuşmaya başladık: “Ama nerden bilecekti ki? Fantezi. Kötü bir ruh gibi. Ona hâkim oluyordu. Buradan kelimelere hâkim olabilme, kendine hükmetme, kendini denetleyebilme konusunda büyük bir ihtiyaç hissettiğini anlamaya geçti. Birden bu fantezinin rüya olmadığını fena halde fark etti; o zaman anladım ki daha önce bu gerçeğin tam olarak farkına varmamıştı.”

Bu pasajda hasta, uyanıkken yaşadığı bir deneyimi (elbise dikmek için kumaş kesmek) ve bunu rüya anlatımıyla birlikte getiriyor. Winnicott, bunun rüyaya girmeye karşı bir savunma işlevi gördüğünü söylüyor.

•Metinde aslında rüyanın kendisinden çok, rüyaya yaklaşmaktan kaçış vurgulanıyor.

•Hasta rüyayı anlatırken birden bunu “fantezi, kötü bir ruh gibi” diye adlandırıyor. Yani fanteziyi, sanki dışsal bir güç gibi, kendisine hükmeden, istemsizce gelen bir şey gibi deneyimliyor.

•Burada rüya, seans bağlamında işlenmesi gereken bilinçdışı materyal iken; fantezi, hastanın bilinçdışı arzularını çerçeveleyen, tekrar eden ve onu yöneten bir sahne olarak devreye giriyor. Hasta bunu “kendine hâkim olma, kendini denetleyebilme” ihtiyacıyla ilişkilendiriyor.

Başka bir deyişle:

Rüya → Bilinçdışının dolaylı bir dışavurumu.

Fantezi → Hastanın kendini konumlandırdığı, arzularını ve korkularını örgütleyen, sanki “onu yöneten” bir sahne.

Bu pasajda hasta fantezinin gücünü tehditkâr (“kötü bir ruh gibi”) yaşarken, rüyaya ise doğrudan girmekten kaçıyor. Dolayısıyla metin, fanteziyi rüyadan ayıran işlevsel farkı somut bir klinik deneyim üzerinden göstermiş oluyor.

•Winnicott’a göre ruhsallığın sağlıklı işleyişi, bireyin oyun kapasitesi, yani içsel deneyimi yaratıcı biçimde yaşayabilmesi ve dış dünyayla ilişki kurabilmesiyle ölçülür.

Rüya görebilmek de bu kapasitenin bir göstergesi. Rüya, deneyimi sindirme, bilinçdışı ile bilinç arasında bir “ara alan” kurma işlevi görüyor.

•Eğer kişi rüya göremez ya da rüyaya “giremezse”, bu genellikle içsel yaşamı taşıma kapasitesinde bir eksiklik, yani “kendi kendini yatıştırmakla ilgili kısıma soru işareti koyduruyor.

•Winnicott için fantezi de çoğu zaman “geçiş fenomenleri”nin (oyun, düşlem, yaratıcı imgelem) bir uzantısı gibi. Sağlıklı olduğunda yaratıcılığa, ilişkiye, hazza açılır.

•Ancak bu metinde görüldüğü gibi, hasta fanteziyi dışsal, tehdit edici, kötü bir ruh gibi deneyimliyor. Yani fantezi öznel yaratıcı alanın parçası olmuyor; tam tersine, kişiyi ele geçiren, kontrol dışı bir güç gibi hissediliyor.

Winnicott açısından bu pasaj şunu gösteriyor:

•Rüya, kişinin içsel gerçekliğiyle yaratıcı bir temas kurmasını sağlayan bir ara alandır.

•Fantezi ise burada bu işlevi göremiyor; hasta onu yabancı, dışsal, kötü bir güç gibi deneyimliyor.

•Bu da, Winnicott’un “deneyimi sahiplenebilme” kapasitesinin zayıflığına, yani içsel yaşamla güvenli bir ilişki kurma sorununa işaret ediyor.

Yani Winnicott bağlamında: Rüyaya girebilmek = içsel dünyaya tahammül kapasitesi.